muhteva forum

Bir Kader Sohbeti -2

Dini Sohbetler-Yazılar icinde Bir Kader Sohbeti -2 konusu , Bir Kader Sohbeti - 2 Derin bir nefes aldı: — Son olarak bir konuya daha değinecek ve daha sonra senin sorunun cevabına geçeceğim, dedi Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna …

Geri git   muhteva forum > İslam Dini ve Kaynakları > İslâm-i Hâyat > Dini Sohbetler-Yazılar

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumlar Okundu

Bir Kader Sohbeti -2

Dini Sohbetler-Yazılar icinde Bir Kader Sohbeti -2 konusu , Bir Kader Sohbeti - 2 Derin bir nefes aldı: — Son olarak bir konuya daha değinecek ve daha sonra senin sorunun cevabına geçeceğim, dedi Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna …

Yeni Konu açmadan önce  ARAMA yapınız,konu tekrarı olanlar SİLİNECEKTİR. Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 15.07.07   #1
αн∂-î мîѕαк
 
sonsuz_nur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 14-03-07
Nerden: ^İstanbul^
Mesajlar: 2.514
Tecrübe Puanı: 618 sonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond reputesonsuz_nur has a reputation beyond repute

Bir Kader Sohbeti - 2


Derin bir nefes aldı:
— Son olarak bir konuya daha değinecek ve daha sonra senin sorunun cevabına geçeceğim, dedi Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman ediyoruz Hayrın da şerrin de Allah'tan olduğu bazılarınca yanlış anlaşılıyor
Çetin söze karıştı:
— Affedersiniz, dedi, bu noktayı biraz açıklar mısınız?
— Şunu demek istiyorum:
Konuşma, görme, işitme Bunların hepsi birer fiil Hayır olsun şer olsun, bütün bu fiilleri yaratan Allah'tır İşlenen fiil, İslâm'a uygun ise “hayır”, aksi halde “şer” olarak isimlendirilir Zaten Allah'ın birliğine iman eden bir insan, Onu bu kâinatın tek yaratıcısı, bu mevcudatın yegâne Mâliki olarak bilmiş olmuyor mu?

— Öyleyse, bu âlemde görülen her işi, her fiili , Allah'ın yarattığına iman etmesi gerekmiyor mu?
Çetin:
— Bu inceliği iyi kavradım, dedi Ve sevincini, “bu gece sadece bunu öğrenmiş olsam bile çok kârlıyım,” şeklinde ifade etti
Arif Bey konuyu biraz daha açmak istiyordu:
İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz'i iradesini o işi yapmaya sarf eder Neticeyi yaratan ise Allah'tır Hakikat böylece bilinmezse, ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil, hayır olunca Allah tarafından yaratılır, aksi halde Evet, aksi halde Cümlenin sonunu nasıl getireceğiz?
Çetin:
Öyle ya! dedi Aksi halde iş Allah'a ortak koşmaya varır
Arif Bey:
— Sanırım, dedi, mesele anlaşıldı Gerekirse ileride yine konuşabiliriz İstersen birinci sorunun cevabına geçelim:
— İyi olur
— Nasıldı soru? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var?” Böyleydi, değil mi?
Çetin:
— Evet, diye tasdik etti
— Önce şunu belirteyim: Bu sorunun sahibi hem samimi değil, hem de Türkçe bilmiyor Bu iki hususu açıkladıktan sonra sorunun cevabına geçeceğim
Bir süre sustu Sonra:
— Soru sahibi niçin samimi değil? Önce onu açıklayayım:
Her insan vicdanen bilir ki kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu Bir kısmı ihtiyari, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor Diğer kısmı ise ısdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor
— Birer örnek verir misiniz?
— Hay hay, vereyim! Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden
İşte Çetin! O birinci grup fiillerde istemek bizden, yaratmak ise Allah'tan Yâni, biz cüz'i irademizle neyi tercih ediyorsak, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak Biz o ikinci grup işlerden, hareketlerden sorumlu değiliz Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz
İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde Ama, işin asıl önemli yanı, bu iddiasına kendisi de inanmıyor İşlediği günahlarda kaderin onu zorladığını iddia ederken samimi değil!
Son cümle Çetinin dikkatini çekmişti:
— Bunu nereden bileceğiz? diye sordu
Arif Bey bu soruya tek kelime ile cevap verdi:
Yaşayışından!
Çetini bir süre mânâlı bakışlarla süzdü:
— Bak Çetin! dedi Sana bir misâl vereyim: Bir adam düşünelim Kaderin kendisini zorladığına, bağladığına ve iradesini elinden aldığına gerçekten inanmış olsun Bu adam, sabahleyin uyandığında yatağında öylece kalır Kalkamaz Kaderini bekler “Bakayım,” der kendi kendine, “eğer kaderimde kalkmak varsa yataktan kalkarım Yoksa ben buna nasıl karar verebilirim?! Hangi mahkûm, içerisine tıkıldığı hapishane arabasını dilediği yöne sürebiliyor?!
Yataktan kalktığını ve evinden ayrılmak üzere dışarı çıktığını düşünelim Hangi yöne gideceğini bilemez Zihninde başka şeyler kurar; düşüncelere dalar Derken farkına varmadan bir yöne doğru yürür Rastladığı ilk otobüse biner Nereye gittiğini sormaz Diyelim, İstanbul'un Fatih semtinde oturan bu adam, Sultanahmet'teki işyerine gidecekken, kendisini otobüs termina linde bulur Henüz yola çıkmak üzere olan ilk otobüse atlayıp Bursa yolunu tutar
Çetinin meraklı bakışları arasında sözünü şöyle noktaladı:
— İşte bu meseleyi ancak böyle bir adamla konuşabiliriz
Ve Çetine sordu:
— Bugüne kadar böyle birisiyle karşılaştın mı?
Çetin gülümsedi:
— Mizah yönünüz de varmış
— Hayır! dedi Arif Bey Bu sadece iddianın gülünçlüğü Gelelim asıl samimiyetsizlik örneğine: Buna samimiyetsizlik demek de az kalır Bu, doğrudan doğruya, İlâhî rahmete iftira
İçine çekti Bir süre sustu Sonra:
— Adam yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, “Ben yaptım, ben kazandım” diye göğsünü gere gere anlatıyor bunları Ama, sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor: Kaderimde bu varmış, diye işin içinden çıkmaya çalışıyor
Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor “Bu adam,” diyor, “benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti” Hırsızın: Ben masumum Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış, şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hale geliyor! Ama sıra kendi işlediği günahlara gelince utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor! Böyle birisiyle neyi tartışacaksınız?!
Çetinin başı önündeydi İki elini birbirine kenetlemiş, kollarını masaya yapıştırmıştı Dalgınca seyrediyordu ellerini Başını kaldırdı:
— Haklısınız, dedi O arkadaşlarımın da bu konuyu enine boyuna düşündüklerini sanmıyorum Sadece lâf olsun diye konuşuyorlar Sizin de işaret ettiğiniz gibi kendilerini avutma çabası içindeler
Arif Bey:
— Gerçek şu, Çetin! dedi Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz İhtiyarî, yani kendi irademizle yaptığımız faaliyetlerde serbest bırakılmışız Bunu vicdanen biliyoruz Bu fiillerde, daha önce de belirttiğim gibi, isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak
Bir süre sustuktan sonra:
— Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? diye sordu İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz İmtihanı istediği saatte başlatamaz Soruların puanlamasını kendi tayin edemez Bütün bunlar, onu imtihan eden amirin tayini ve tespiti iledir Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez Aksi halde buna imtihan denmez
Şimdi soruyorum sana Çetin; insanlar bu dünya imtihanında diledikleri gibi hareket edemiyorlar mı?
Çetin:
— Edebiliyorlar, diye cevap verdi
Arif Bey, acı bir gülümsüme ile:
— Öyleyse, dedi, neyin davasını güdüyor bu adamlar?! Bir yandan, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için iradelerini bile inkâra kalkışıyorlar; diğer yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten geri durmuyorlar Bu sahne onları utandırmaya yetmiyor mu?
Bak sana bir olay anlatayım: Bir zamanlar, “kaderin insan iradesini hiçe indirdiğini savunan” birisi, âlim ve ârif bir zâta şöyle der:
“Benim kaderimde namaz kılmak yok, olsaydı kılardım
Ve o zattan şu ilginç cevabı alır:
— Ben de yıllardır seni arıyordum, tâ ki kaderimi sorayım Yarınım hakkında bir şeyler öğreneyim Ben yıllarca ilim tahsil ettiğim halde, kaderimin ne olduğunu bilemiyorum Sen kaderinde namaz kılmak olmadığını nasıl bilebildin? Yoksa levh-i mahfuzu mu okudun?!Bu sözler karşısında adam neye uğradığını şaşırır, mahcup olur Ve o zattan özür diler Daha sonra kader konusunu tatlı tatlı konuşurlar
Çetinin neşesine diyecek yoktu:
— Çok güzel! dedi Öyle ya! Ne biliyor ki, kaderinde namaz kılmak yok?
Bir süre masada sessizlik hakim oldu
Çetin:
— Soru sahibinin Türkçe bilmediğini söylemiştiniz Bu nasıl oluyor? diye sordu
Arif Bey:
— Çetinciğim, dedi, gel bu soruyu dilbilgisi yönünden birlikte inceleyelim Soru nasıldı?
“Mâdem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?”
Böyleydi, değil mi?
— Evet
— Bak Çetin! Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: Biri, “yapmak”, diğeri de “bilmek”
Yapmak fiilinin öznesi: Ben
Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak
Yâni soru sahibi, “ben yapıyorum, Allah da biliyor,” diyor Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne?
Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: Senin kabahatin o fiili yapmak
Çetin kendi kendine hayıflandı Bu kadar açık bir hatayı bugüne dek nasıl olmuştu da fark edememişti?!
Gelelim sorunun cevabına, dedi Arif Bey:
— Bu soru, “ilim malûma tâbidir, malûm ilme tâbi değil,” hükmüyle hâlledilmiş Âlim; bilen yahut bilgin; ilim ise; bilmek ya da bilgi mânâsına geliyor Malûma gelince; ona 'bilinen' demek en iyisi
Şimdi bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışayım Bak Çetin, ben senin Fen Fakültesi'nde okuduğunu biliyorum Bu bilgim ilimdir Malûm ise, senin o fakültede öğrenci olduğun İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir Yani sen Fen Fakültesinde okuduğun için ben de seni öylece bilirim Malûm ilme tâbi olsaydı, ben seni tıpta okuyor bilirdim, sen de tıp öğrencisi olurdun Bunun misâllerini sen kendi zihninde ve hayalinde çoğaltabilirsin
Sorunun ilk kısmı nasıldı? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor” İşte bu ifade ile Allah'ın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı kabul edilmiştir İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allah'ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir Ve bu ilim, malûma tâbidir Eğer malûm ilme tâbi olsaydı, sorunun şöyle sorulması gerekirdi:
“Madem ben Cenâb-ı Hakk'ın bildiğini yapıyorum, öyleyse ne kabahatim var?!”
Çetin, alt dudağını hafifçe dişleyerek:
— Doğru, dedi Öyle söylenmiyor Söylenemez de Allah'ın ilmi hakkında kim ne konuşabilir?!
Geriye yaslandı Esefle başını salladı:
Yazıklar olsun bize, dedi Fikrimiz öyle donuklaşmış ki! Bunda çevremizin tesiri kadar, ailemizin suçu da var Fakat kabahatin büyüğü bizde; tembelliğimizde
Arif Bey, şefkat dolu bir sesle:
— Şimdi suçlu aramayı bırakalım, dedi Hem bundan birşey kazanamayız Elimizden geldiğince öğrenelim ve öğrendiklerimizi bilmeyenlere ulaştıralım
Eliyle kaşlarını ovmaya başladı Bir şey hatırlamağa çalışıyor gibiydi:
— Ne diyecektim? Tamam, hatırladım: Bu tip soruları soranların aldandıkları en önemli nokta nedir, biliyor musun?
Sorusuna yine kendisi cevap verdi:
— Zaman mefhumunu yanlış yorumlamak! Olay gelecek zamanda ortaya çıkacaktır, ama Allah onu ezelî ilmiyle bilmektedir İşte bu ilim, insanı zorlayıcı bir unsur olarak gösterilmeye çalışılıyor
Şimdi soruyorum sana:
— Cenâb-ı Hak bizim şu anda neler konuştuğumuzu biliyor mu?
Çetin:
— Elbette! diye cevap verdi
— Peki, Onun bu ilmi bizi şöyle veya böyle konuşmaya zorluyor mu?
— Hayır
— Biz bu sohbeti on gün sonra yapsak durum değişir mi?
— Değişmez
Arif Bey:
— O halde, dedi, bu noktada, bugün ile on gün sonrasının farkı yok
Şimdi aynı soruyu, geçmiş zaman için sorayım:
— Biz bu sohbeti on gün önce yapsaydık, Allah'ın bunu bilmesi irademizi hükümsüz kılacak mıydı? Yâni, biz kendi irademizle konuşamayacak mıydık?
— Elbette diye karşılık verdi Çetin
Demek ki mâzi, hâl ve istikbâl, yâni, geçmiş zaman, şu an ve gelecek zaman Allah'ın ezelî ilmi için fark etmiyor Ve her üç halde de ilim malûma tâbi Biz ne konuştuysak, ne konuşuyorsak yahut ne konuşacaksak Allah, ezeli ilmiyle onu biliyor Malûm ilme tâbi olmadığı içindir ki, Allah'ın bilmesi bizi zorlamıyor, irademizi bağlamıyor
Bunu vicdanen bildiğimiz halde aksini nasıl iddia edebiliriz? Nasıl olur da on gün sonra işleyeceğimiz günahlar için böyle bir özre yapışabiliriz?!
Az önce belirttiğim gibi, bu adamlar Allah'ın zamandan münezzeh olduğunu unutuyorlar Bu hakikatten gaflet ediyorlar
Allah'ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış Elbette biz Onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz Ezeliyetini, zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!

Çetine soran gözlerle baktı:
— Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine ayrı tesirleri oluyor? Çocukları gençliğe tırmandırırken, olgunları ihtiyarlığa doğru götürüyor İhtiyarları ölüme sürüklüyor Bu nehir aşağı doğru mu akıyor, yukarı doğru mu?
Şair, haklı olarak soruyor:

Nedir zaman nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi yokuş mu?


Arif Bey bu mısraları ağır ağır okuduktan sonra sağ elini şakağına dayadı:
— Biz zamanla kayıtlıyız, dedi Dünümüz var, yarınımız var Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları Lâkin, bu safhalar hep nisbî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil
Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre ayrı ayrı tablolar meydana getiriyorlar Öyleyse her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor
Çetin, başını “hayret” mânâsına sallayarak:
— Enteresan! dedi
Devam etti Arif Bey:
— İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor Yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor
Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir mefhum olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz Yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir Bu ilim Onun kemâlindedir
Âyet-i Kerime'de ne güzel buyurulur:
“Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif ve Habir'dir
Kısa bir sessizlik oldu Arif Bey, birisini arar gibi, etrafı şöyle bir süzdü ve Çetine:
— Ben bir çay içeceğim Sana da söyleyeyim mi? diye sordu
— Olur, ben de içerim İzin verirseniz çaylar gelinceye kadar lavaboda yüzüme bir su serpeyim Hava biraz ağırlaştı galiba?
Arif Bey, bir hayli insanın tıka basa oturduğu “küçük mekânda bayağı sıkılmıştı Ama Çetinin hatırı için ve ona faydalı olma ümidiyle sabrediyordu Ömründe ciğerlerine hiç bu kadar sigara dumanı girmiş değildi
— Evet, dedi Hava gerçekten ağır Buna bir de konunun ağırlığını ekleyebilirsin
Biraz durakladı:
— Dilersen çaylarımızı içip caddeye çıkalım, dedi Parka doğru yürüyelim İkinci meseleyi orada da konuşabiliriz
Çetin:
— Çok iyi olur, deyip kalktı
Arif Bey de çayları söyledi
Çetin döndüğünde Arif Bey:
— Geçenlerde harika bir yazı okumuştum, dedi Sen yüzünü yıkarken hatırıma geldi Özet olarak şöyle: Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!
— Gerçekten harika!
— Şimdi bu ifadeleri konumuza tatbik edelim Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez
Çetin, “doğru” mânâsına başını salladı:
— Konuşmalarınız benim için gerçekten faydalı oldu
Sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi:
— Ancak, bir noktayı belirtmek isterim Bu soruyu soranların, zamanı yanlış yorumladıklarını söylemiştiniz Ben ise şöyle diyorum: Bu soruyu soranlar, zamanı hiç düşünmüyorlar
Arif Bey, gülümseyerek:
— Senin de mizah yönün varmış, dedi
— Biraz, diye karşılık verdi Çetin
Çaylar gelmişti Arif Bey çayından iki yudum aldı:
— Son olarak, sana bir kaideden kısaca söz etmek isterim, diye söze başladı:
“Bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir
Çetin, soran gözlerle baktı
Arif Bey:
— Bildiğin gibi fiil, iş mânâsına geliyor Fâil ise, fiili yapan, icra eden Bir misâl vereyim:
Konuşmayı herkes bilir, değil mi?Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edilebilir mi?
— Elbette edilemez, dedi Çetin
Arif Bey:
— Bir misâl daha vereyim, dedi Emniyet görevlileri, filan adamın falan mağazayı soyduğunu bilirler Bu bilgileri için onlara hırsız damgası vurulabilir mi? Yahut, bir insan İstanbul'un falan tarihte fethedildiğini bilir Bu bilgisi için ona fatih diyebilir misiniz?
Çetin, cevap vermek yerine sadece gülümsedi Devam etti Arif Bey:
— Demek ki fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor İşte Allah insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir Lâkin, o fiilleri işleyen insandır ve sorumluluk ona aittir
Daha önce de belirttiğim gibi; kul, kendi cüz'i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır Ama bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır Kul bu imkânı, bu kuvveti Onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur, mesul olur
Bir süre Çetini süzdü:
— Bir düşünelim, dedi Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa görevliye mi?
— Katil elbette o görevlidir, dedi Çetin
— Evet, katil o görevlidir! Şimdi böyle bir görevli, “Ben bu suçu devletin imkânlarıyla işledim Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi,” diye özür beyan edebilir mi? Eğer etse, ayrıca devlete hakaret ve iftiradan dolayı cezalandırılması gerekmez mi?
Derince bir nefes aldı:
— Ne demek istediğimi anladığını sanıyorum!
— Çok iyi anlıyorum, diye karşılık verdi Çetin
Arif Bey, üzüntülü biraz da öfkeli bir edâ ile:
— Maalesef, dedi, Allah'ın mutlak saltanatına, sonsuz kudretine ve sınırsız merhametine karşı bu küstahça ve nankörce iftirayı yapanlar çıkabiliyor!
Bir süre sustu Başını “hayret!” der gibi hafifçe salladı:
— Anlamıyorum, dedi, bu adamlar neye güveniyorlar?!


Alaaddin Başar
__________________
Namaz Kılıyor musun? Namaz Kılıyor musun?



Konu sonsuz_nur tarafından (15.07.07 Saat 18:49 ) değiştirilmiştir..
sonsuz_nur isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Yeni Konu açmadan önce  ARAMA yapınız,konu tekrarı olanlar SİLİNECEKTİR. Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:18 .


Vbulletin 3.7.2 Gold
Copyright ©2000 - 2006, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 RC8
Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme
Muhakeme.net Eğitimsiteleri, tüm eğitim siteleri, eğitim sitenizi ekleyin, ödev siteleri Popüler Siteler