Hastalıkların Başlama Nedenleri ve İlerlemesi

Bağışıklık sistemi, vucudu toksin, yabancı maddeler, kimyasallar, ilaçlar gibi cansız maddelere, virüs, mantar ve bakteriler gibi canlı antijenlere karşı korur, onları tanır ve yok eder. Bağışıklık sisteminin, zararlı maddelerin (antijenlerin) vücuda girmesini engelleyen dış ve iç bariyerleri vardır. Dış bariyerler deri, ağız-burun mukozası, mide asidi, öksürük, gözyaşı enzimleri ve terdir. Sağlıklı vücutta zararlı maddeler dış bariyerler tarafından tutulur, içeri girmesine izin verilmez. Antijenler dış bariyerleri geçmeyi başarırsa, bağışıklık sisteminin iç bariyerleri tarafından saldırıya uğrayarak yok edilirler.

Çocuk, 6-12 aydan İtibaren çeşitli antijenlerle karşılaştıkça bağışıklık sistemi gelişir. Bu bağışıklığa, kazanılan bağışıklık ismi verilir. Kazanılan bağışıklık, lenfosit adlı beyaz kan hücrelerinin temeli üzerinde oluşur. Bu lenfositlerden bazıları antijenlere karşı antikor üretir. Antikorlar zararlı maddelere (antijenlere) tutunur ve antijenleri kolay parçalanır hale getirir. Kandaki lökositler ise parçalanmaya hazır hale gelen antijenleri sarar ve yok eder. Bazı lenfositler ise zararlı maddelere direk saldırır, Lenfositler, her hastalıkta geliştirdiği koruma taktiğini yıllarca bilgi olarak saklar.

Böylece bağışıklık sistemi tekrar aynı hastalıkla ya da antijenle karşılaştığında, daha hızlı ve daha etkili cevap verir.

Bağışıklık sisteminin antijenlere tepkisi etkili ise her türlü hastalığa karşı koruma sağlanmış olur. Tepki yeteri kadar etkili değilse alerji ve anafi- laksi görülür ve çeşitli hastalıklar gelişir.

Hastalıkların Başlaması
Havaya karışan dumanlar, zehirli gazlar, tozlar, deterjanlar ve temizlikte kullanılan kimyasal maddeler solunum sistemiyle kana geçer ve dokulardaki hücreleri yıkmaya başlar.
Hormon, pestisit, herbisit ve suni gübrelerin yapısındaki kimyasal maddeler toprağa, yeraltı sularına karışır ve bitkiler vasıtasıyla hayvanlara geçer. Sonra da meyve, sebze ve et ile soframıza gelir, vücudumuzdaki hücrelere kimyasal savaş açar.

İyi çiğnenmeyen, mide ve bağırsakta çürüyüp mayalanan yemeklerden oluşan atıklar da, kısmen bağırsaklarda doğal yaşayan mikroplarla nötralize edilir,- kısmen kana karışır ve kan ile bütün dokulara taşınır. Dokulardaki atıklar arttıkça, iltihaplanmaya veya çöplüklerdeki gibi yanmaya ve gaz oluşturmaya başlar. Oluşan bu yakıcı madde ve gazlar dokularda ağrı, sızı, iltihap ve mutasyonlara yol açar. Bu durum devam ettiği sürece, akla gelebilecek her tür hastalığa neden olur.

Ancak bağışıklık sistemi bu duruma müdahele eder: Ateşi yükseltir, ateş kanı ısıtır, nefesi, kalp atışlarım ve kan dolaşımını hızlandırır. Isınan kanda, dokuları temizlemekle görevli mikroplar çoğalır.
Çoğalan vazifeli mikroplar ve ısınan kan zehirli madde ve atıkları eritir. Vücut, bu eriyen zararlı maddelerden ve atıklardan, bademciklerin şişmesi ve iltihaplanmasıyla, balgamlı öksürükle, burun akıntısıyla, terlemeyle, alerji ve sivilcelerle kurtulmaya çalışır. Bu tür tepkiler sağlıklı bağışıklık sisteminin normal savunma mekanizmasıdır.öyleyse ateşi düşürmek, öksürüğü engellemek, burun akıntısını durdurmaya çalışmak, antibiyotik kullanmak, bademcikleri aldırmak cahilliktir,– vücuda karşı yapılan bir haksızlık ve zulümdür. Halbuki, insan kendisini çevresindeki zararlardan koruyup, yemeklerini düzeltir, fazla ve zararlı yemekten vazgeçerse, ne ateşi yükselir, ne bademcikleri şişer, ne de alerjisi olur.

mikroplar
mikroplar

Midede hazım bittikten sonra besin maddeleri kimus şeklinde bağırsaklara iner. Orada birinci hazım tamamlanır, besin emilir ve karaciğere ikinci hazma gönderilir. Doğal olarak bağırsaklarda yaşayan mikroplar midede hazmolunmayan yiyecek kalıntılarını parçalar ve vücudun menfaatine kullanarak vitamin, şeker, hatta protein üretir. Vazifeli mikroplar toksik maddeleri nötralize ederek hızlı bir şekilde dışarı atmaya çalışır. İnsan, antibiyotik (antiıkarşı, biyoıhayat, yani hayat karşıtı) kullandığı zaman, antibiyotik vücuttaki mikroplarla birlikte, bağırsaklarda yaşayan doğal vazifeli mikropları da öldürür. Faydalı mikroplardan boşalan yeri zararlı mikroplar doldurur.

Doğal olmayan, iyi çiğnenmeyen, karışık, birbirine zıt veya fazla yenen yemekler midede çürüyerek bağırsaklara İner. Bağırsaklardaki tek hücreliler ve yabancı mikroplar bunlardan çeşitli zehirler üretir ve bu zehirler, toksinleri kana karıştırmadan dışarı atmakla görevli bağırsak tüycüklerini çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur ve koruma görevini yapamayıp, faydalı maddelerin yanısıra zararlı maddeleri de kana karıştırır. Bu zehirleri toplayan kan, direkt karaciğere geçer. Karaciğer, bu kanın bir kısmını böbreklere, bir kısmını da temizleyerek kalbe gönderir. Kalp, gelen kanı bütün organ ve hücrelere taksim etmekle görevlidir.Ancak kandaki toksin ve atıkların oranı devamlı yüksek olursa, karaciğerin bunları temizlemesi zorlaşır. Bu durumda karaciğer bunları kendinde toplayarak hastalanır,, yağlanmaya, büyümeye, kistler oluşturmaya başlar ve kanı yeteri kadar temizleyemez hale gelir. Böylece kanda atıklar çoğalır, kolesterol yükselir. Vücut, ağırlaşan kanın dolaşımını hızlandırmak ve atıkları çıkartmak için, damarları daraltmak ve tansiyonu yükseltmek zorunda kalır. Ancak hasta, tansiyon düşürücü ilaç aldığında, damarlar zorla genişler, kan dolaşımı yavaşlar, pis ve ağır kan damarlarda dolaşarak, atıkları damar duvarlarında biriktirir, dokuları kirletir, kılcal damarları tıkar.

Kan, daralan ve tıkanan atar damarlardan organların dokularına gerektiği gibi ulaşamayacağı İçin yeterli miktarda gıda da ulaştıramaz. Hücrelerin metabolik atıkları da daralan ve tıkanan toplar damarlardan ve o damarların bulunduğu organdan uzaklaşamaz ve hücrelerde birikmeye başlar. Sonuç olarak, hücre ve organlar aç kalır ve sürekli atıklarla uğraşmaktan asıl görevini yapamaz hale gelir.
Her bir hücre ve her bir organ belli bir titreşimle çalışır (Allah’ı zikreder).

Ancak, atıkların birikmesiyle değişmiş olan hücre ve organların titreşim frekansları bozulur!(Allah’ı zikirden ayrılır). Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah’ı zikirde ayrılmayan hayvanı avcı avlayamaz”, buyuruyor. Sağlıklı hayvanı ne yırtıcı bir hayvan ne de avcı avlayamaz, (Bilimsel araştırmalar, avlanan hayvanların tamamının hasta hayvanlar olduğunu göstermiştir.) Öyleyse, zikirden ayrılmayan organ da hastalanmaz.

Aslında hastalık tektir: Yanlış yaşam tarzı. Ancak hastalık olarak isimlendirilen her vaka, yanlış yaşam tarzına karşı vücudumuzun gösterdiği tepkidir. Bu tepki yukarıda gördüğümüz gibi, mide ve bağırsakların işlevinin (hazmın) bozulması ile, bademciklerin şişmesi ile ve karaciğerde atıkların birikmesi ile noktalanır. Ancak karaciğer kendi fonksiyonunu tam olarak yapamaz hale geldiğinde, hastanın tabiatına göre, böbrek, cilt, akciğer, rahim, yumurtalık, kalp ve damar hastalıkları gibi farklı hastalıklar başgösterir. Bu hastalıklarla tek tek uğraşmak, boşuna, hatta zararına zaman geçirmektir. Çünkü birbirine bağlı olmayan hiçbir hastalık yoktur ki, tek başına tedavi edilebilsin.

Mesela bronşit ve zatürre olayım ele alalım.İnsan uzun ömürlü süt ve süt tozu içeren hazır yiyecekleri, katkılı peynirleri, rafine edilmiş, katkılı hazır yiyecekleri, asitli İçecekleri, mizaca uygun olmayan karışık yemekleri bol bol tüketiyorsa, bu yiyecekler kanın PH dengesini bozar ve vücutta büyük miktarda farklı toksik madde üretilmesine sebep olur.

Havaya karışan dumanlar, zehirli gazlar, tozlar, deterjan, asit, çamaşır suyu ve tuz ruhu kokusu solunum sistemini bozarak kana karışır. Kömür, kireç, alçı gibi maddelerin tozlan akciğerleri doldurur. Böyle bir zarara karşı bağışıklık sistemi, insanın iştahını keser, ateşini yükseltir. Ateş kanı ısıtır, ısınan kan akciğerlerde toplanmış eriyebilen atıkları eritmeye başlar ve balgamı çoğaltır. Kanın ısınması ve balgamın artmasıyla birlikte akciğerleri korumakla görevli mikroplar çoğalır. Bu mikropların enzimleri ısınan kanın da yardımıyla, bronş duvarlarından mukus gibi organik ve kireç gibi mineral maddeleri kazıyarak atmaya başlar. Bu maddelerin parçaları çoğalınca, ateş düşer ve titreme çoğalır, Titreme, elbiseyi silkeleyip tozdan arındırma hareketine benzer. Bronşlardaki tıkanıklıklardan kazınan parçalar titreme hareketiyle balgama karışır, öksürükle akciğerlerden atılır.

Isınan kanın erittiği atıklar aynı zamanda deriye de gönderilir ve terle dışarı atılarak deri üzerinde bir tabaka oluşturur. Her titremeyle birlikte deri üzerinde biriken toksin miktarı kat kat artar ve derideki gözenekleri tıkar. İkinci defa deriye gelen toksinler ilkindeki ateş yüksekliği ile dışarı atılamaz. Vücut, sonradan gelen toksinleri tıkanan gözeneklerden geçirebilmek için, ateşi daha fazla yükseltmeye mecbur kalır. Bu sebeple, hastanın ateşini düşürmek İçin yapılacak en doğru şey, ateş düşürücü vermek değil, cildi yıkamak veya silmektir. Vücut, yıkandıktan sonra, temiz cilt vasıtasıyla ateşi yükseltme ihtiyacı hissetmeden, rahat bir şekilde yeni toksik maddeleri atmaya hazırdır.
Deri, terleme, döküntüler, mantar ve sivilcelerle,- akciğerler, nefesle ve öksürükle,- beyin, hapşırma, burun kanaması, geniz ve burun akıntısı, kafa ve kulak arkası yaraları, kulak kiri ve iltihabıyla,- böbrekler İdrarla,- mide ve safra kesesi kusma ile,- karaciğer ve bağırsaklar ishalle, vücuttaki zehirli maddeleri dışarı atar. Saçların dökülmesi ve tırnakların uzaması da yine toksinleri vücuttan uzaklaştırma yoludur. Buradan anlıyoruz ki Allah bütün hatalarımızı sonsuz rahmetiyle karşılar ve her bir adımda bir kurtuluş yolu gösterir. Ancak çoğu insan Allah’ın her adımda lütfettiği rahmetine her adımda isyanla ve ihanetle karışılık verir.

Bu durundaki hastaya yardım edebilmek için:
• Bir şeyler yedirmeye değil, 3-4 gün hiçbir şey yedirmemeye gayret edilmelidir.
• Hastanın ateşi 39-40 dereceye kadar yükseldiğinde bile ateş düşürücü almamalı, tam tersine Allah’a şükretmelidir. 41 dereceye kadar yükselse bile, ateşe sabretmek gerekir çünkü, beyinde oluşan tıkanıklıklar sadece 40-41 derece ateşle eriyip dışarı atılabilir. (“FK-Havale” bölümüne bakınız.) Ancak ateş 39-40 dereceye kadar yükselince, hastayı, her terlemeden sonra soğuğa yakın ılık su ile yıkamak, soğuk su ve buzla başını muhafaza etmek gerekir.
• Ateşli bir hastaya önce lavman yapılmalıdır. Çünkü bağırsaklar dolu olursa, bütün zehirleri kana sızdırır ve hastanın durumunu ağırlaştırır. Bağırsaklar boş olduğu takdirde zehirleri kandan ve organlardan çeker.
• Bağırsaklar boşaldıktan sonra, soğuğa yakın ılık su ile banyo yapılır. Vücut, zehirleri terlemeyle attığı için, hastalık devam ettiği sürece her gün en az 1-3 defa (aslında her terlemeden sonra) banyo yapmakta veya sirkeli ya da limonlu suyla cildi silmekte büyük fayda vardır.
• Bu 3-4 gün süresince öksürüğü hafifletmek, böbrekleri çalıştırmak ve muhafaza etmek, kanı sulandırmak ve temizlemek için limon veya greyfurt suyu ılık su ile karıştırılarak içilebilir. Ancak içmek istemeyen zorla içmemelidir. Bu, beyin veya akciğerlerde ancak kuru açlıkla çözülebilecek fazlalık ve tıkanıklıklar olduğunun işaretidir.
• Kuvvetlenince hemen kalkmak, hareket etmek, yürüyüşe çıkmak gerekir. Ateş inmeye (2. veya 3. gün) başlarsa, ense altından başlayarak beline kadar 9-11 tane sülük koymak, sülükler düştükten sonra kesiklere vakum yapmak veya omuzlarla kürek kemikleri arasına hacamat yaptırmak gerekir.
Genellikle 4. günde hastalık biter ve insan onu unutur. Ancak İyileşmenin daha derin olması için 4. veya 5. gün hastanın iştahı açılınca, akciğerleri yumuşatıp temizleyen ve öksürüğü çoğaltan İlaçlar önerilir;
• 3-4 hafta boyunca her sabah 1 -3 limon veya greyfurt suyu suyla içilir. Acıktıkça sırayla aşağıdaki ilaçlar İçilir:
$ Bal şurubuna 3-5 diş dövülmüş sarımsak veya 30-50 gr. soğan suyu karıştırılır ve 2 hafta boyunca içilir. Bal şurubu, 200 gr. ılık suya 1 tatlı kaşığı hakiki bal karıştırılarak hazırlanır.
• Yeşil mercimek, kimyon, kekik, kırmızı pul biber veya karabiber İle pişirilir ve süzülür. Posasından ayrılan mercimek suyu 3 gün boyunca içilir.
• 1 çorba kaşığı taze kavrulmuş keten tohumu, 14 tane çiğ tatlı badem, 3 tane acı badem, bir tatlı kaşığı ısırgan tohumu Öğütülerek ikiye bölünür ve günde 2 defa bal şurubu ile yutulur. Bu ilaç öksürüğü yumuşatır, balgamı söktürür, akciğerleri temizler. 2 hafta boyunca kullanılır.
Akciğerleri kuvvetlendirme özelliğinden dolayı 5. günden başlayarak 2 hafta süresince safran İçilir;
• 1 tutam safran, 200 gr. su ile karıştırılır ve bir gün bekletildikten sonra süzülür. Bu sudan 1-2 çorba kaşığı, günde 2 defa su eklenerek içilir, Veya 1 kilo taze incir (taze incir yerine 250-300 gr. doğal kurutulmuş incir 2 bardak su İle ıslatılır ve bir gece bekletilerek kullanılabilir) + 3-4 tane tarçın kabuğu + 2 bardak su + 1 bardak şeker 10-15 dakika kaynatılarak, 5-6 saat bekletilir. Sonra yarım kilo bal, 2 çorba kaşığı toz zencefil eklenerek, 2-3 dakika düşük ateşte kaynatılır ve ateş kapatılır. Sonra
sıcak su ile önceden ıslatılmış 1 çorba kaşığı safran eklenir, bir gün bekletilir ve süzülür. Süzüldükten sonra bu şuruptan 50 gr. alınarak nane veya kekik çayı ile günde 1-2 defa içilir, yanında 1-2 tane incir yenebilir.
Uyarı:iran safranını Hint safranı zardeçal ile karıştırmamak gerekir. Iran safranı çiçek İplikçikleri halindedir ve rengi turuncuya yakındır. Zer- deçal ise kök veya toz halindedir ve rengi altın sarısıdır.
7. günden başlayarak yeşil mercimekli ilaç yerine günde bir defa yemek yenebilir.
İyileşmenin daha basit biryolu 7 gün açlık yapmaktır. Neticesi mükemmeldir.

Hastalığa bu şekilde müdahale edildiğinde, hastalık büyük faydayla geçer, hem kan hem de bütün organlar temizlenir. Gördüğünüz gibi, asıl hastalık yanlış beslenme ve yaşam tarzıdır. Hastalığı tedavi eden de Allah tarafından yaratılan bağışıklık sistemidir. Bronşit ve zatürre, bağışıklık sistemi için sadece birer vasıtadır. Sebebi bırakıp, vasıta ile uğraşmak ve Allah* ü Teala’nın kanunlarına karşı savaşmak faydasız, hatta zararlıdır.
Hadis-i Şerifte: “Hastalarınızı yiyip içmeye zorlamayın. Zira Allah, onları yedirir ve içirir”.
Ve: “Bir kimse üstüste üç gece ateşlenirse, anadan doğduğu gün gibi günahlarından çıkar”.
Ve yine: “Kulun hastalığı hatalarını giderir. Ateşin altın ve gümüşün kirini gidermesi gibi”.
Ve: “Az yemek az günahtır” buyrulmuştur. Bu hadislerde hata, günah ve hastalık aynı anlamda kullanılmıştır, Bu durumda ilaç içerek veya ameliyat olarak sağlıklı olmayı beklemek haksızlıktır, imkansızdır.

“Hastalığınızın günahlar, ilacınızın da istiğfar olduğunu unutmayınız.”
Bir kadın Peygamber Efendimize gelerek “Ben saralıyım. Nöbet gelince üstümü başımı açıyorum, Allah’a dua ediver” dedi. Peygamber Efendimiz, ‘Dilersen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifa vermesi için Allah’a dua edivereyim” dedi. Kadın “öyleyse sabredeceğim” dedi. Bu hadisteki kadın, cennet karşılığında Allah’tan bile şifa dilememiş, sabretmeyi seçmiştir. Biz ise, en ufak bir rahatsızlıkta, içeriğini araştırmadan ilaçlara veya ameliyatlara sarılıyor ve cenneti umut ediyoruz.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir kişiye iki tabip getirdi ve buyurdu: “Bu adamı tedavi edin,” Tabipler “Ya Rasulallah, bizler cahiliye devrinde ilaç hazırlardık, tedavi ederdik. Şimdi İslam’a girdiğimizden beri tevekkülü seçtik.”dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) “Onu tedavi edin.”buyurdu. Demek ki hastalığa sabretmek ve tevekkül etmek en mükemmel seçimdir, ancak tevekkül edemeyenlerin tedavi olması da caizdir. Fakat tedavi ararken “Haramla tedavi olmayın.” Hadis-i Şerifini unutmamak gerekir.
Az yemeye başlayanlar bu hadislerdeki gerçekleri kısa zamanda kolayca anlarlar.
Tarihin hiçbir döneminde, bu kadar zararlı, bu kadar bol ve bu kadar çeşitli yiyecek bir arada tüketilmemiştir. Onun için günümüzde insanın karaciğeri çöplüğe, vücudu hastalık yumağına dönüşmüştür. Bu durumdan ilaç veya cerrahi müdahalelerle kurtulmayı düşünmek, facianın boyutunu bilmemekten kaynaklanır. Çok yeme ve yanlış beslenme alışkanlığı bırakılmadan, mide ve bağırsaklar tedavi edilmeden, hazım düzeltilmeden, karaciğer temizlenmeden, oruç tutmadan hiçbir gıda, doğal da olsa hiçbir ilaç ya da bitki, tek başına bedenin İyileşmesini sağlayamaz, iyileşmeyi Allahü Teala’nın her canlının bedenine yerleştirdiği iyileşme mekanizması gerçekleştirir. Diğerleri ancak iyileşme sürecine katkıda bulunabilirler.

Allahü Teala, Hz. Adem (a.s.)’ı yaratıp, onun için yiyecekler yarattı. Farklı yiyecekler için farklı hazım kuralları belirledi. Bu kuralları değiştirmek veya onlara bir şey eklemek imkansızdır. Demek ki bu kurallara sımsıkı sarılmaktan başka çaremiz yoktur.
istatistiklere göre, ölümlerin birinci nedeni ülkeden ülkeye değişmektedir. Türkiye’de birinci neden trafik kazaları, gelişmiş ülkelerde kanser, gelişmemiş ülkelerde ise açlıktır. Ancak bütün dünyada, beyin ya da kalp damarlarındaki hastalıklarla gerçekleşen ölümler ikinci sırada yer almaktadır.
Bize göre, sonradan ortaya çıkan bütün hastalıklar, sarsılmaz bîr kanuna dayanarak, aynı sırayla gelişmektedir:

• Yanlış yaşam tarzı, yanlış beslenme ve zehirli madde (katkılı yiyecek ve içecekler, tıbbi ilaçlar, vücut bakım ürünleri ve deterjanlar) kutlanma sonucu hazmın bozulması ve atık maddelerin vücutta birikmesi,
• Bunun neticesinde, karaciğer dokularının toksik maddelerden etkilenmesiyle oluşan kronik toksik hepatit.
• Bunun neticesinde, damarlarda tıkanıklık ve kan dolaşımında meydana gelen bozulmalar.
• Bunun neticesinde, organ dokularının bozulması ve hormonal sistemde oluşan dengesizlik.
• Bunun neticesinde, organ fonksiyonlarının bozulması ve bağışıklık sisteminde oluşan dengesizlikle oluşan ağır hastalıklar.
Öyleyse, damar hastalıkları İlk planda, kazalar ise ikinci planda yer almaktadır, Kanserin sebebi de bütün hastalıkların sebebine benzediği için o da buraya dahildir. Gelişmemiş ülkelerdeki ”açlıktan ölüm” ise şüphelidir. Bu ülkelerde halk açlıktan değil, “insani yardım” olarak gönderilen genetiği değiştirilmiş ürünleri ve çoğunlukla son kullanım tarihi geçmiş hazır katkılı yiyecekleri yedikleri, aşı ve tıbbi ilaçlara alışkın olmadıkları halde bunları kullandıkları için hastalanmaktadır. Bunlar da kaza ölümleri grubuna dahil edilebilir.

RAYLAŞ